Artık bir "köşe"m var :) www.ikizanneleriyiz.biz sitesinin ana sayfasında, ismi de "A.Ş.K.K olsun" :) ee durum böyle olunca aynı anda hem blog sayfama hem de köşeme birşeyler yazmak güçleşiyor, dolayısıyla birine yazdığım bir yazıyı diğerinde de yayınlayacağım.
Mükemmel Anneler=Mükemmel Çocuklar ?
Uzun zamandır ihmal ettiğim “köşe”me tekrar birşeyler yazmanın heyecanı içindeyim. Aslına bakarsanız sonunda kendime ifade ettiğim şeyi sizlerle de paylaşmak istiyorum; bu köşede yazı yazmaya başlayinca “yazamaz” olduğumu fark ettim, bunun sebebi de kendime ilişkin beklentilerimin ve çevremde algıladığım beklentilerin yükselmiş olması sanırım. Bu nedenle “ne yazsam?” sorusuna ilişkin bulduğum cevapları bir türlü beğenmiyorum, haftalardır kafamda uçuşan fikirleri bir o yana, bir bu yana attıktan sonra, “yazamama” halimi yazmaya karar verdim :)
Bunun sebebi de aslında en iyiyi yapma arzusu...
Hepimizde bir miktar olan, kimimizin yaşamında oldukça büyük bir yer kaplayan, kimimizi motive eden, kimimizin çevresinden eleştiriler almasına neden olan ve hatta kimimizin hayattaki tek amacı olan şu arzu... Aslında, mükemmeliyetçi kişilik özelliğidir bu durum
Bakalım şu mükemmeliyetçi kişilik özellikleri ne demekmiş?
“- Hatasız ve yüksek kaliteli iş yapma eğilimi
- Önemli işleri, doğru yapıldığından emin olmak için kendi başınıza yapma eğilimi
- Hatasız sonuç alma isteği nedeniyle, karar verme aşamasında geri dönüp ikinci kontroller yapma
- Kusursuza ulaşma çabası
- İdeale ulaşmaya çalışmak, hiç hata ve eksik yapmamayı arzulamak.
- Özgüven duygusu ile başarı paraleldir, yani başarılı oldukça özgüven duygusu gelişir
- Kendi düzenine uyulmasını bekleme
Kadınlarda erkeklerden daha sık rastlanıyor. (bu kısım oldukça önemli bence:)
Bir kişinin “mükemmeliyetçi” olup olmamasında ebeveynlerin mükemmeliyetçi yaklaşımları etkendir. Çocuk, anne ve babasının “mükemmeliyetçi” yaklaşımlarını model alabilir. Ayrıca, baskıcı ve koruyucu yaklaşımı olan ailelerde çocuk, eleştirilmemek adına mükemmeliyetçi tutumlar geliştirebilir. Ebeveynleri tarafından hataları, eksikleri sürekli gündeme getirilen çocuklar yetersizlik duygularını aşabilmek için kusursuz olmaya çabalarlar.
İyi bir eş olmak ve ideal bir aile anlayışı kişinin sorunları görmezden gelmesine neden olur. Limitlerini zorlar, bunun farkına varmaz. Farkına varsa da 'boşver' der geçer. Ama bir süre sonra bu kadar zorlamanın etkilerini yaşamaya başlar. Yorgunluk, bıkkınlık ve mutsuzluk yaşanır. Aynı durum çocuklarla ilişkilerinde de vardır. Kendi çocuk tanımı uslu, söz dinleyen, sorun çıkarmayan ve başarılı olandır. Kendi zihninde kurguladığı çocukla, oğlu ya da kızı arasındaki tepki farkları duruma müdahale etmesi için bir nedendir.” kaynak: http://www.habertek.net/mukemmeliyetci-kisilik-nedir
Eveet tanıdık geliyor mu? Itiraf ediyorum sanki beni tanımlamışlar :)
Gelelim bu yapıda bir insanın ikiz çocuk sahibi olmasına!! maddeleri tek tek inceleyelim:
Hatasız ve yüksek kaliteli iş yapma eğilimi;
Önemli işleri, doğru yapıldığından emin olmak için kendi başınıza yapma eğilimi;
Çocuk bakımını ve eğitimini bir “iş” olarak görürsek eğer, illa ki “ben yapacağım” eğilimi ortaya çıkıyor, yani, “ben besleyeceğim, ben altını değiştireceğim, üstü başı tertemiz olsun, aman yemeğini de başkası yapmasın” ve tüm bunları yaparken de eksik olmamalı!!!!
Hatasız sonuç alma isteği nedeniyle, karar verme aşamasında geri dönüp ikinci kontroller yapma;
Çocuğumuzla ilgili işleri başkaları da yapsa “kimse anne gibi olamaz” anlayışıyla sık sık kontroller yapma, en azından hijyenik mi değil mi diye kontrol etme :)
Kusursuza ulaşma çabası
İdeale ulaşmaya çalışmak, hiç hata ve eksik yapmamayı arzulamak.
Çocuk bakımında herşey dört dörtlük olmalı, çocuğum çok güzel görünmeli, kimse “ay bunlar ikiz ya, annesi yetişemiyor herhalde” dememeli, kısacası tepeden tırnağa, ev, çocuk, kendimiz, eşimiz, çevremizdeki herşey “pırıl pırıl” olmalı!!!!
Kendi düzenimize uyulmasını bekleme;
Başkası bizim yaptıklarımızı yapmadığında, örneğin anneniz çocukların yıkanabilir önlüklerini bulaşık süngeriyle yıkadı diye kıyametler koparmak ya da eşiniz mamayı hazırlarken ılık su kullandı diye dünyayı başına yıkmak gibi durumlarda sanki, çocukların gelişiminde hayati bir tehlikeye sebep olmuşcasına saldırmak :)
Anne olmak demek, zaten, bir şekilde, mükemmeliyetçiliği beraberinde getiriyor, ikiz annesi olunca durum daha da zorlaşıyor. Çünkü mükemmeliyetçi olmak kişiye ve çevresine zaten yorgunluk, bıkkınlık ve mutsuzluk yaşatıyor.
Ancak ben mükemmeliyetçi yapının olumlu taraflarını da görüyorum, en azından bir ikiz annesi olarak, şöyle ki; çocukların biberonlarını bilmem kaç defa musluğun altında yıkarken kendi kendimi iyileştirdiğimi fark ettim :) Nasıl mı? Bu zaman dilimi kendimle başbaşa kaldığım bir zaman dilimi ve “düşünebildiğim” bir zaman dilimi, diğer zamanlarda düşünmeden, düşünemeden bir robot gibi görevlerimi yerine getiriyorum. Dolayısıyla her biberonu musluğun altında 10 sefer yıkarken rahatlayabiliyorum:) Belki sizler de çocukların önlüklerine 3 defa ütü basarak, ya da çarşafları hep aynı şekilde katlayarak, veya çocukların eşyalarını renklerine göre sıralayarak rahatlıyor olabilirsiniz. Herkesin tercihleri farklı :) Sonunda ne oluyor? Yorgunluk :( çünkü bir iş için bu kadar zaman ayırmak diğer işleri de oldukça hızlı bir tempoda yapmama sebep oluyor, ama olsun! Ben kısa süre içinde beyin fonksiyonlarımı yerine getirebiliyorum ya, bu bana yeter :)
Sonsöz; velhasıl, mükemmeliyetçilik pek de öyle hayatı kolaylaştıran bir durum değil, hele ki bu durum çocuklarımızı yetiştirmemize kadar varırsa işler iyice sarpa sarabiliyor. Unutmayalım ki bizlerin mükemmeliyetçi özelliklere sahip olmamıza neden olan anne babalarımız!! Dolayısıyla, çocuklarımızın da mükemmeliyetçi kişilik özelliklerine sahip olmaları da bizim elimizde :)
AMAÇ, “MÜKEMMEL” DEĞIL, “MUTLU” ANNE BABALAR OLMAK; “MÜKEMMEL” DEĞIL, MUTLU ÇOCUKLAR YETIŞTIRMEK…
Hadi bakalım, hepimize kolay gelsin :)
A.Ş.K.K’nın Ş.’si
Not: gördüğünüz üzere yazınca tam yazmışım, işte bir kişilik özelliği daha, yavaş yavaş sıyrılacağım sanırım :)
hayatının değişen rollerine uyum sağlamaya çalışan bir adam ve bir kadının paylaşımları, ikiz annesi ve ikiz babası olmak
27 Mayıs 2010 Perşembe
2 Mart 2010 Salı
K’LAR; ZAVALLI MI YOKSA ŞANSLI MI?: İKİ UZMANIN ÇOCUĞU OLMAK…
Haftasonu ikiz kuzenlerimizin doğumgünü partisindeydik, çok güzeldi, arka arkaya iki haftasonu İstanbul’a gitmenin yorgunluğu, ama bir o kadar da neşesi vardı hepimizde, ama keşke K’larım ve ben hasta olmasaydık dedim, daha da zevkli olabilirdi. En azından ben, yediklerimin tadını daha rahat alabilirdim :) İnanılmaz özenle hazırlanmış bir partiydi, ellerinize sağlık sevgili Öznur (kızımın deyişiyle genge) ve Akın (amca):)
Eşimin eğitimci, benim de psikolog ve çocuk gelişimi-eğitimi uzmanı olduğumu daha önceki yazılarımda bahsetmiştim. Doğal olarak bizim çocuklarımız mercek altına alınıyor ya da çevredeki insanların sorularından, bakışından bunları hissediyorum. Bu partide sevgili arkadaşım (Seyyal’ciğim) bunu yüksek sesle dile getirdi : “sizin çocuklarınızla ilgili bir şey söylenmez şimdi, anne pedagog, baba eğitimci, ne dense boş :)” haklı mıydı acaba, yoksa ben mi böyle algılıyorum. Bir diğer olay da; çocuklarımı doktor ablalarına muayeneye götürdüğümde kızım kendini yerden yere atıp muayene odasına girmemek için direnç göstermişti. Her çocuk gibi!!!!! Bu olaydan birkaç hafta sonra bir iş arkadaşımla karşılaştık ve –bana göre kinayeli bir biçimde- “kızınız hala kendini yerden yere atıyor mu?” diye sordu. Ne cevap verilir bilemedim. Benim çocuklarım diğer çocuklardan farklı olmak zorunda mı? Sanırım bu sorun, diyetisyenin zayıf olması gerekliliği, ya da bir diş hekiminin dişlerinde sorun olmaması gerektiği gibi bir durum mu?
Ben bunları düşünedururken, zaten, aslında tüm bunların beynimin bir yerinde tartışıldığını fark ettim :) Benim çocuklarımda bir sıkıntı olmamalı, “ideal” çocuk olmalı, hatta daha da ileri gidersek “mükemmel” çocuk olmalı.. mı acaba? Ya da ben, eşim ve çocuklarımız çevremizdekilere her zaman uygun model olmak zorunda mıyız?
Bir de çocuklarım açısından baktım olaya… ileride şunu diyeceklerine ve isyan edeceklerine eminim “ya, siz niye diğer anne babalar gibi değilsiniz?”, hatta isim vererek kıyas bile yapabilirler :) Çoğumuzun, ergenlik döneminde kendi anne babamızı beğenmeyerek yaptığı gibi :) Özellikle de haklarımızı ve özgürlüklerimizi sınırlandırdıklarında.. ee bu kaçınılmaz son demek ki. Dolayısıyla “farklı” olmak veya davranmak çok da anlamlı değil :) Ne olursa olsun onlar da her çocuk gibi büyüyecek ve her çocuk gibi olumsuz davranışları olacaktır.
Ben bir öğretmen çocuğuyum, ablam ve kardeşim bu baskıyı üzerlerinde hissettiler mi bilmiyorum ama ben bir öğretmen çocuğu olmanın baskısını üzerimde fazlasıyla hissettim. “Öğretmen çocuğu” olan başka arkadaşlarıma sorduğumda onlar da aynı yorumu yaptılar; başarısız olmak gibi bir şansımızın olmadığı, örnek öğrenci olmak gibi bir zorunluluğumuzun olduğu gibi baskılar. Acaba benim çocuklarım da bu tarz baskı hissederler mi acaba? Kendi kendilerine bunu üreteceklerini sanmam, yapsa yapsa çevrelerindeki insanlar böyle hissetmelerini sağlayabilir, benim hissettiğim gibi.
“Çocuklarım neler hissedecekler? Bu dönemde neler yapacaklar? Bu dönemde bunu yapması gerekiyor, neden yapmadı acaba? Şunları yaparsam şu gelişim alanlarını destekler miyim?” gibi soruları kendime hiiiç sormadığımı geçenlerde fark ettim. Gelişim değerlendirmesi için gelen ve bizimkilerle aynı yıl ve ay doğum tarihli bir çocuğu değerlendirirken büyük bir şaşkınlıkla fark ettim ki desteklemediğim çok beceri var :) tabi bunun üzerine birtakım önlemler alıp, hemen destek çalışmalarını başlattık.
Geçenlerde oğlum uykuya geçişte biraz ağladı, daha önce de ağlardı ve biz bu sorunu aşmıştık, bu sefer eşimle aramızda şöyle bir diyalog geçti:
Ben: acaba gitsem mi? Anne diye ağlıyor
Eşim: yok canım, ne gerek var, deniyor bizi, biraz sonra susar
Ben: o zaman sen git
Eşim gidiyor, geliyor, tekrar ağlama sesleri
Eşim: bak gördün mü, tamamen bizi denemek için yapıyor
Ben: ya, hani güvenlik ihtiyacı, belki sakinleştiremiyordur kendini, bu sefer de güvensiz hissetmesin kendini
Eşim: çok psikolojik açıdan yaklaşıyorsun, gerek yok bu kadarına
Ben: e benim işim bu
Eşim: çocukların, işin değil
O noktada tabi ki sustum, oğlum da sustu, sorun olmadan gece bitti
Sonuç; uzman da olsak, bizler anne babayız ve “anne baba” gibi davranıyoruz ve çocuklarımız tüm diğer çocuklar gibi, aynı dönemlerden geçiyorlar, aynı davranışları sergiliyorlar. Tek fark şu olabilir, kullandığımız dil ve davranışlarımız neticesinde bizi nelerin beklediğini bildiğimiz için biraz daha sabırlı, kararlı ve tutarlı olabilmemiz. Ee bu durumda, bize “daha çok” kolay gelsin :)

not: doğumgünü partisinden fotoğraflar henüz gelmedi, bu fotoğraf Ankara'lı ikiz anneleri ve babaları ile yaptığımız pazar kahvaltısından.
"Uzman" baba ve çocukları :)
Eşimin eğitimci, benim de psikolog ve çocuk gelişimi-eğitimi uzmanı olduğumu daha önceki yazılarımda bahsetmiştim. Doğal olarak bizim çocuklarımız mercek altına alınıyor ya da çevredeki insanların sorularından, bakışından bunları hissediyorum. Bu partide sevgili arkadaşım (Seyyal’ciğim) bunu yüksek sesle dile getirdi : “sizin çocuklarınızla ilgili bir şey söylenmez şimdi, anne pedagog, baba eğitimci, ne dense boş :)” haklı mıydı acaba, yoksa ben mi böyle algılıyorum. Bir diğer olay da; çocuklarımı doktor ablalarına muayeneye götürdüğümde kızım kendini yerden yere atıp muayene odasına girmemek için direnç göstermişti. Her çocuk gibi!!!!! Bu olaydan birkaç hafta sonra bir iş arkadaşımla karşılaştık ve –bana göre kinayeli bir biçimde- “kızınız hala kendini yerden yere atıyor mu?” diye sordu. Ne cevap verilir bilemedim. Benim çocuklarım diğer çocuklardan farklı olmak zorunda mı? Sanırım bu sorun, diyetisyenin zayıf olması gerekliliği, ya da bir diş hekiminin dişlerinde sorun olmaması gerektiği gibi bir durum mu?
Ben bunları düşünedururken, zaten, aslında tüm bunların beynimin bir yerinde tartışıldığını fark ettim :) Benim çocuklarımda bir sıkıntı olmamalı, “ideal” çocuk olmalı, hatta daha da ileri gidersek “mükemmel” çocuk olmalı.. mı acaba? Ya da ben, eşim ve çocuklarımız çevremizdekilere her zaman uygun model olmak zorunda mıyız?
Bir de çocuklarım açısından baktım olaya… ileride şunu diyeceklerine ve isyan edeceklerine eminim “ya, siz niye diğer anne babalar gibi değilsiniz?”, hatta isim vererek kıyas bile yapabilirler :) Çoğumuzun, ergenlik döneminde kendi anne babamızı beğenmeyerek yaptığı gibi :) Özellikle de haklarımızı ve özgürlüklerimizi sınırlandırdıklarında.. ee bu kaçınılmaz son demek ki. Dolayısıyla “farklı” olmak veya davranmak çok da anlamlı değil :) Ne olursa olsun onlar da her çocuk gibi büyüyecek ve her çocuk gibi olumsuz davranışları olacaktır.
Ben bir öğretmen çocuğuyum, ablam ve kardeşim bu baskıyı üzerlerinde hissettiler mi bilmiyorum ama ben bir öğretmen çocuğu olmanın baskısını üzerimde fazlasıyla hissettim. “Öğretmen çocuğu” olan başka arkadaşlarıma sorduğumda onlar da aynı yorumu yaptılar; başarısız olmak gibi bir şansımızın olmadığı, örnek öğrenci olmak gibi bir zorunluluğumuzun olduğu gibi baskılar. Acaba benim çocuklarım da bu tarz baskı hissederler mi acaba? Kendi kendilerine bunu üreteceklerini sanmam, yapsa yapsa çevrelerindeki insanlar böyle hissetmelerini sağlayabilir, benim hissettiğim gibi.
“Çocuklarım neler hissedecekler? Bu dönemde neler yapacaklar? Bu dönemde bunu yapması gerekiyor, neden yapmadı acaba? Şunları yaparsam şu gelişim alanlarını destekler miyim?” gibi soruları kendime hiiiç sormadığımı geçenlerde fark ettim. Gelişim değerlendirmesi için gelen ve bizimkilerle aynı yıl ve ay doğum tarihli bir çocuğu değerlendirirken büyük bir şaşkınlıkla fark ettim ki desteklemediğim çok beceri var :) tabi bunun üzerine birtakım önlemler alıp, hemen destek çalışmalarını başlattık.
Geçenlerde oğlum uykuya geçişte biraz ağladı, daha önce de ağlardı ve biz bu sorunu aşmıştık, bu sefer eşimle aramızda şöyle bir diyalog geçti:
Ben: acaba gitsem mi? Anne diye ağlıyor
Eşim: yok canım, ne gerek var, deniyor bizi, biraz sonra susar
Ben: o zaman sen git
Eşim gidiyor, geliyor, tekrar ağlama sesleri
Eşim: bak gördün mü, tamamen bizi denemek için yapıyor
Ben: ya, hani güvenlik ihtiyacı, belki sakinleştiremiyordur kendini, bu sefer de güvensiz hissetmesin kendini
Eşim: çok psikolojik açıdan yaklaşıyorsun, gerek yok bu kadarına
Ben: e benim işim bu
Eşim: çocukların, işin değil
O noktada tabi ki sustum, oğlum da sustu, sorun olmadan gece bitti
Sonuç; uzman da olsak, bizler anne babayız ve “anne baba” gibi davranıyoruz ve çocuklarımız tüm diğer çocuklar gibi, aynı dönemlerden geçiyorlar, aynı davranışları sergiliyorlar. Tek fark şu olabilir, kullandığımız dil ve davranışlarımız neticesinde bizi nelerin beklediğini bildiğimiz için biraz daha sabırlı, kararlı ve tutarlı olabilmemiz. Ee bu durumda, bize “daha çok” kolay gelsin :)

not: doğumgünü partisinden fotoğraflar henüz gelmedi, bu fotoğraf Ankara'lı ikiz anneleri ve babaları ile yaptığımız pazar kahvaltısından.
"Uzman" baba ve çocukları :)
24 Kasım 2009 Salı
4'Ü BİR ARADA...
İki hafta önce iki tane ikizle bir hafta geçirmek durumunda kaldık…
Eltimin 20 aylık ikizi ve bizim 16 aylık ikizimiz aynı evde, 2 bakıcı, 1 babaanne, 1 dede. Akşamları 1 bakıcı gidiyor ve eşim ve ben eve geliyoruz, nasıl bir yaşam tahmin edin :)
Eltim grip olduğu için çocukları İstanbul'dan aldık ve bize getirdik bakıcılarıyla, işin kötü tarafı bakıcıları da sadece 2 haftadır bakıcılık yapıyor ve herşeye “yabancı”. Çocuklara sadece gözüyle bakıyor desem yeridir Dünyadan bihaber, çocuklar banyo mu yapacakmış, öğlen ne yiyeceklermiş, pek umurunda değil. Ailecek sinir olarak geçirdik bir haftayı ve eltim hasta haliyle bakıcı görüşmeleri yaptı, yeni birini bulmaya çalıştı, sonunda başardı, hepimiz rahatladık :)
Hafta ortasında bizim bakıcı ablamız hastalandı, ama öyle böyle değil, kızcağızın sesi falan gitti, bu durumda ben izin aldım iki gün, bu arada ben iyi miydim? Hayır, ben de hastaydım. O hafta yorgunlukla birlikte evde dolaşan bakteri ve mikroplar beni de buldu :))
Çocuklara gelince; o hafta başında ilk iş olarak hepsini muayane ettirdik, en kötüden en iyiye sıralama şöyleydi;
1- Kuzey (benim oğlan) kulakta sıvı birikmesi,boğaz enfeksiyonu, ateş
2- Efe (eltimin oğlu) boğaz enfeksiyonu
3- Defne (eltimin kızı)boğaz enfeksiyonu
4- Karin (benim kız)boğaz enfeksiyonu
Hepsi antibiyotik kullandı, kimi ateş düşürücü, kimi öksürük ilacı falan kullandı, akşamları halim çok komik oluyordu, yemekten sonra, mutfağı topluyorum, arkadan şurupları ve ilaçları çıkartıp kaşıklara koyuyorum, sonra tek tek çocukları çağırıyorum ve hepsinin ilaçlarını veriyorum, kendimi Florence Nightingale gibi hissetmedim değil tabi onların ilaçları bittikten sonra kendi ilaçlarımızı da hazırladım
O hafta sonuna doğru kontrole gittik ve tablo şöyle oldu;
1- Karin- öksürük, ateş
2- Defne- ateş, bademcik
3- Kuzey
4- Efe
Yeni ilaçlar eklendi, kızım çok kötü öksürdü, Defne ateşlendi. Doktorumuz iki grup ikizin farklı enfeksiyonlar geçirdiğini ve birbirlerine bulaştırdıklarını söyledi ve geçen hafta için enfeksiyonların yer değiştirip tekrar hasta olabileceklerini söyledi Son durum; bizimkiler toparladılar, Defne ve Efe biraz zorlandılar ama çok şükür onlar da iyi artık. Bu hafta bizimkileri tekrar kontrole götürdük, hastalıktan hiç eser kalmamış, doktorumuz ilacımızı 10. günde kesebileceğimizi söyledi, işte orada olanlar oldu, çünkü ben ilaca ne zaman başladığımızı hatırlayamadım :))Ben farklı birşey söyledim, bakıcı ablamız başka bir tarih hatırladı, sonra da bu halime çok güldüm, çünkü bir hafta önce bütün çocukların ilaçlarını doğru hatırlayıp, düzenli bir şekilde veren ben, bu hafta "iptal" olmuştum :))Sonunda tahmini bri tarihde ilacı kestik.
Gelelim bizlerin psikolojik durumlarımıza; çok ama çok zorlandık, buna rağmen inanılmaz zevkli anlar da vardı, hep beraber boyama yaptık, dans ettik, oyun oynadık. Onlar da psikolojik olarak çok etkilendiler, yemek yemek istemediler, oyun oynarken "benim, benim" diye kavga ettiler, şu bir gerçek ki Defne ve Efe bizimkilerin gelişimi hızlandırdılar, çünkü yeni kelimeler öğrendiler:) Defne ve Efe’den. Defne ve Efe ne öğrendiler dersiniz? Vurmayı, itmeyi :) o sakin çocukcağızlar birşeyler elde etmek adına biraz daha saldırganlaştılar. Eee ne de olsa imkanların sınırlı olduğu yerde rekabet, -dolayısıyla- saldırganlık artar :))
Gözlemlerime gelince, hepsi oldukça uyumlu çocuklarmış aslında, çünkü daha felaket bir hafta da geçirebilirdik. Onlarla geçirdiğim iki gün boyunca, şu sonuca vardım; her çocuk aslında çok kolay uyum sağlar, yeter ki çevresel koşulları iyi olsun, her sorun travmatik olmayabilir, travmayı yaratan biz yetişkinleriz.
İleride arakadaşlarına şunu soracaklarına eminim "tekiz olmak nasıl birşey, bence çok anormal" :))
İşte o koca bir hafta böyle geçti, tavsiye eder miyim diye soracak olursanız, her şeye rağmen inanılmaz zevkli ve güzel bir deneyimdi, hasta olmadıkları sürece herşey çok keyifliydi :),
İşte o keyifli anlardan bir video
Eltimin 20 aylık ikizi ve bizim 16 aylık ikizimiz aynı evde, 2 bakıcı, 1 babaanne, 1 dede. Akşamları 1 bakıcı gidiyor ve eşim ve ben eve geliyoruz, nasıl bir yaşam tahmin edin :)
Eltim grip olduğu için çocukları İstanbul'dan aldık ve bize getirdik bakıcılarıyla, işin kötü tarafı bakıcıları da sadece 2 haftadır bakıcılık yapıyor ve herşeye “yabancı”. Çocuklara sadece gözüyle bakıyor desem yeridir Dünyadan bihaber, çocuklar banyo mu yapacakmış, öğlen ne yiyeceklermiş, pek umurunda değil. Ailecek sinir olarak geçirdik bir haftayı ve eltim hasta haliyle bakıcı görüşmeleri yaptı, yeni birini bulmaya çalıştı, sonunda başardı, hepimiz rahatladık :)
Hafta ortasında bizim bakıcı ablamız hastalandı, ama öyle böyle değil, kızcağızın sesi falan gitti, bu durumda ben izin aldım iki gün, bu arada ben iyi miydim? Hayır, ben de hastaydım. O hafta yorgunlukla birlikte evde dolaşan bakteri ve mikroplar beni de buldu :))
Çocuklara gelince; o hafta başında ilk iş olarak hepsini muayane ettirdik, en kötüden en iyiye sıralama şöyleydi;
1- Kuzey (benim oğlan) kulakta sıvı birikmesi,boğaz enfeksiyonu, ateş
2- Efe (eltimin oğlu) boğaz enfeksiyonu
3- Defne (eltimin kızı)boğaz enfeksiyonu
4- Karin (benim kız)boğaz enfeksiyonu
Hepsi antibiyotik kullandı, kimi ateş düşürücü, kimi öksürük ilacı falan kullandı, akşamları halim çok komik oluyordu, yemekten sonra, mutfağı topluyorum, arkadan şurupları ve ilaçları çıkartıp kaşıklara koyuyorum, sonra tek tek çocukları çağırıyorum ve hepsinin ilaçlarını veriyorum, kendimi Florence Nightingale gibi hissetmedim değil tabi onların ilaçları bittikten sonra kendi ilaçlarımızı da hazırladım
O hafta sonuna doğru kontrole gittik ve tablo şöyle oldu;
1- Karin- öksürük, ateş
2- Defne- ateş, bademcik
3- Kuzey
4- Efe
Yeni ilaçlar eklendi, kızım çok kötü öksürdü, Defne ateşlendi. Doktorumuz iki grup ikizin farklı enfeksiyonlar geçirdiğini ve birbirlerine bulaştırdıklarını söyledi ve geçen hafta için enfeksiyonların yer değiştirip tekrar hasta olabileceklerini söyledi Son durum; bizimkiler toparladılar, Defne ve Efe biraz zorlandılar ama çok şükür onlar da iyi artık. Bu hafta bizimkileri tekrar kontrole götürdük, hastalıktan hiç eser kalmamış, doktorumuz ilacımızı 10. günde kesebileceğimizi söyledi, işte orada olanlar oldu, çünkü ben ilaca ne zaman başladığımızı hatırlayamadım :))Ben farklı birşey söyledim, bakıcı ablamız başka bir tarih hatırladı, sonra da bu halime çok güldüm, çünkü bir hafta önce bütün çocukların ilaçlarını doğru hatırlayıp, düzenli bir şekilde veren ben, bu hafta "iptal" olmuştum :))Sonunda tahmini bri tarihde ilacı kestik.
Gelelim bizlerin psikolojik durumlarımıza; çok ama çok zorlandık, buna rağmen inanılmaz zevkli anlar da vardı, hep beraber boyama yaptık, dans ettik, oyun oynadık. Onlar da psikolojik olarak çok etkilendiler, yemek yemek istemediler, oyun oynarken "benim, benim" diye kavga ettiler, şu bir gerçek ki Defne ve Efe bizimkilerin gelişimi hızlandırdılar, çünkü yeni kelimeler öğrendiler:) Defne ve Efe’den. Defne ve Efe ne öğrendiler dersiniz? Vurmayı, itmeyi :) o sakin çocukcağızlar birşeyler elde etmek adına biraz daha saldırganlaştılar. Eee ne de olsa imkanların sınırlı olduğu yerde rekabet, -dolayısıyla- saldırganlık artar :))
Gözlemlerime gelince, hepsi oldukça uyumlu çocuklarmış aslında, çünkü daha felaket bir hafta da geçirebilirdik. Onlarla geçirdiğim iki gün boyunca, şu sonuca vardım; her çocuk aslında çok kolay uyum sağlar, yeter ki çevresel koşulları iyi olsun, her sorun travmatik olmayabilir, travmayı yaratan biz yetişkinleriz.
İleride arakadaşlarına şunu soracaklarına eminim "tekiz olmak nasıl birşey, bence çok anormal" :))
İşte o koca bir hafta böyle geçti, tavsiye eder miyim diye soracak olursanız, her şeye rağmen inanılmaz zevkli ve güzel bir deneyimdi, hasta olmadıkları sürece herşey çok keyifliydi :),
İşte o keyifli anlardan bir video
17 Kasım 2009 Salı
KİTAPLAR VE ÇOCUKLAR
“Bir anneyi mutlu etmenin yolu” isimli yazımdan sonra bir arkadaşım, çocuklarımıza kitap seçimi ile ilgili yazı yazmamı önermiş, çok da güzel bir öneri olmuş!!! (bakınız “Bir anneyi mutlu etmenin yolu” isimli yazıya yapılan yorumlar bölümü) Teşekkürler Mine :) Bununla ilgili ufak bir araştırma yaptım ve bulduğum güzel bir yazıyı ekleyeceğim, yine tembel işi olacak anlayacağınız ama öncesinde kendi deneyimlerimi paylaşmak isterim. Eğitimci olmanın bir sonucu olarak, yaş grubu gözetmeksizin önceden birçok kitap almıştık. Yeğenimden gelen kitaplar da vardı. Daha 3 aylıkken sesli kitaplarla tanıştırdık bizimkileri, özellikle şarkılı kitaplarla… Hatta Kuzey inanılmaz korkar ve ağlamaya başlardı, ama şimdi aynı kitap onun sakinleşmesini sağlıyor, o kitaptaki şarkıları söylediğimizde gülüp sallanmaya başlıyor :) Kumaş kitaplar da favorilerimiz arasındaydı, özellikle kontrast renkleri içeriyorsa daha fazla ilgilerini çekmişti. Daha sonra tek tek resimlerin olduğu kitaplarla tanıştırdık, özellikle günlük yaşamlarında gördüğü, tanıdığı, bildiği nesnelerin resimlerinin olduğu kitapları tercih ettik. İşbirliği yapmaya, konulan kurallara uymaya başlamalarıyla birlikte hikaye anlatmaya başladık. “parmağı ile gösterme” hareketinin ve taklit becerilerinin gelişmesi ile birlikte kitaptaki resimlerle ilgili sorular sorduk ve sormaya devam ediyoruz (örn.; kedi nerede? Göster!, (tarağı göstererek) bununla ne yapıyoruz? Göster gibi) Aşağıdaki yazıda da vurgulandığı gibi 1-3 yaş arasındaki çocuklar için “az yazılı, çok resimli” kitaplar daha uygundur. Yavaş yavaş, kısa cümlelerle, bildiği kelimeleri içeren hikayeler anlatabiliriz, bizleri anlayabilirler. Özellikle de günlük yaşamını anlatan hikayeleri tercih edebiliriz. Bir de ek olarak çocuklarımızın isimlerini kullanırsak daha çok dikkatlerini çekmiş oluruz
Aşağıdaki yazıda da belirtilmiş; tekrarlar çok önemli, çocuklara ne kadar çok tekrar yaparsak o kadar çabuk öğrenirler. Son olarak ses tonumuzu çocuğumuzun ilgisini çekecek şekilde kullandığımızda çok eğlendiklerine bizzat şahit oldum, babamız bu konuda çok başarılıdır :) Hikayeleri kuralları öğretmek ve bazı alışkanlıkları kazandırmak için de kullanabiliriz. Örneğin, anne babadan ayrı uyuma (bakınız, http://mavivekirmizibalik.blogspot.com/2009/10/cocugunuza-kitap-secmekte-zorlanr-msnz.html), yemek alışkanlıkları, tuvalet alışkanlıkları gibi. Ya da bazı sosyal becerileri kazandırmak için…(örneğin, okula başlama ile ilgili güçlüklerin üstesinden gelme, yeni bir sosyal ortama girdiğinde kendini ifade etme ile ilgili güçlüklerin üstesinden gelme, farklılıkla başa çıkma gibi) Tabi en önemli konu kitaplara “nasıl ve ne kadar süre ile bakacağız?” sorunu…Çocukların dikkat süreleri yaşlarıyla birlikte artış gösterir. Ayrıca, unutmamak gerekir ki her çocuğun kitaba bakma aktivitesinden hoşlanma düzeyleri de bir değildir. Her çocuk biriciktir, kendine özgüdür, öğrenme biçemleri birbirinden farklıdır. Dolayısıyla, çocuğumuzu çok fazla zorlamak uygun olmayacaktır, belki de çocuğumuz hareketi seviyordur, oturup bir kitaba bakmak onun için eğlenceli ve eğitici olmayabilir. Bu durumda kitaba bakma aktivetesini çocuğumuza uygun hale getirmek daha doğru olacaktır. Örneğin, kitaptaki hareketleri taklit etmesini istemek gibi. Kitaplarla ilgili deneyimlerimiz arttıkça bu konuda tekrar yazabilirim
Sevgiler A.Ş.K.K’nın Ş.’si
Bebeğin ve küçük çocuğun ileride okuma ve yazma gelişimi konusunda büyük önem taşıyacak olan erken dil becerilerini nasıl destekleyebilirsiniz? Kitaplarla tanıştırın Bebeğiniz kitaplarla oynasın. Bir öyküyü başından sonuna kadar oturup dinleyecek kadar büyük olmasa da kitaplara dokunmaktan ve oynamaktan zevk alacaktır. Bu ilk kitapların hafif, salyaya dayanıklı ve kolay yırtılmayan cinsten olmasına dikkat edin. Kitapları çiğnemek ya da yere atmak isterse endişe etmeyin. Ona okumaya başladığınızda o da eninde sonunda kitabı nasıl tutması gerektiğini ve sayfaları çevirmeyi öğrenecektir. Okumaya başlamakta gecikmeyin. Bebeğinizi ilk olarak tanıdığı nesnelerin resimlerinin yer aldığı kitaplarla tanıştırın. Bebek dergileri, bebek eşyaları katalogları da ilgisini çekecektir. 1 yaş civarında sayfalarını kendisinin çevirebileceği kitapları tercih edin. İfadeli okuyun. Çocuğunuz kitapları en sevdiği şeyle, yani sizin sesiniz ve yakınlığınızla ilişkilendirmeye başlayacaktır. Gördüğünüz resimleri genişleterek anlatın. Örneğin “bak bir köpek, bu beyaz bir köpek” gibi. Biraz daha büyüdüğünde (1-2 yaş) soru sorma oyunları oynayabilirsiniz. Örneğin resmi göstererek “bu ne” diye sorun. Bebek dili ile cevap vermesini bekleyin ve sonra “evet, doğru, bu bir köpek” gibi sözlerle resimdeki nesnenin ismini belirtin. Bu, kelimeler ve resimler arasındaki bağlantıyı pekiştirecektir. Bir süre sonra ise çocuğunuz size kitap okuyormuş gibi yapmaya başlayacak!
Kaynak: Aile.org
Bebeğiniz ve küçük çocuğunuz için kitap seçerken nelere dikkat etmelisiniz? Çocuğunuz bir yaşından küçükse Basit ve çocuğunuzun dünyasında bulunan nesnelerin parlak renkli resimlerinin olduğu kitapları tercih edin. Sayfalarda herhangi bir yazı bulunmak zorunda değil. Çocuğun kendi başına da keşfedebilmesi için kumaş, karton veya sert plastikten yapılan kitapları tercih edin. Basınca ses çıkaran düğmeler ve içi boşaltılabilecek cepler gibi aksesuarları olan kitapları tercih edin. Biraz daha büyüdükten sonra basit tekerlemeler ya da kafiyeli cümlelerin yer aldığı kitaplar okuyabilirsiniz. Bu tür kitaplar çocuğunuzun dilin ritmini öğrenmesine yardımcı olur. Çocuğunuzun aile üyelerini tanımasına yardımcı olmak amacıyla da birlikte fotoğraf albümlerine bakabilirsiniz. Bunları unutmayın: Bebekler iri resimli kitaplardan hoşlanır. Bebekler bebek resimlerinden hoşlanır. Bebekler tekerlemelerden ve şarkılardan hoşlanır. Bebekler aynı kitabın tekrar tekrar okunmasından hoşlanır. Resimlerin adını söylerken parmağınızla o resmi gösterin. Bebekler böyle öğrenir. Kitap okurken bebeği kucağınızda tutun. Okurken ses tonunuz ve yüzünüzde ifadeler oluşturun, ancak abartılı ifadelerden kaçının. Çocuğunuz 1-3 yaşındaysa Kolay yırtılmayacak, esnek malzemeden yapılmış Büyük, parlak resimleri olan Çocuğunuzun bildiği şeyleri (örneğin banyo yapmak, yemek yemek gibi) yapan çocuk kahramanların bulunduğu Her bir sayfa da birkaç kelimelik yazıların olduğu (örneğin “köpek nerede” ya da “Mavi ayı” gibi) kitapları tercih edin. Bunları unutmayın: Küçük çocuklar aynı kitabın tekrar tekrar okunmasından hoşlanır. Küçük çocuklar uyumadan önce kitap okunmasından hoşlanır. Küçük çocuklar okunacak kitabı seçmekten ve kendisi tutmaktan hoşlanır. Küçük çocuklar yiyecekler, vasıtalar, hayvanlar ve çocuklarla ilgili kitaplardan hoşlanır. Küçük çocuklar yazısı çok fazla olmayan kitaplardan hoşlanır. Siz okurken çocuğunuzun hareket etmesine izin verin. Resimlerin isimlerini belirtin. Küçük çocuklar bu şekilde yeni kelimeler öğrenirler. Çeşitli nedenlerle beklemeniz gerektiği zamanlarda birlikte kitaplara bakın. Gittiğiniz her yerde tabelaları ve levhaları okuyun. Çocuğunuz 3-5 yaşındaysa Kendi yaşamlarını anlamalarına yardımcı olacak fikirler ya da konular içeren Belirgin bir konusu ya da kahramanı olan Bir ya da birkaç kahramanın karşılıklı ilişkisini anlatan öyküler içeren (üç küçük domuzcuk gibi) Onun yaşındayken kendi sevdiğiniz kitapları tercih edin. Bunları unutmayın: Okul öncesi dönemdeki çocuklar çeşitli öykülerin yer aldığı kitaplardan hoşlanır.Okul öncesi dönemdeki çocuklar alfabe ve rakamların olduğu kitaplardan hoşlanır.Okul öncesi dönemdeki çocuklar aile, arkadaşlar ve okula gitmekle ilgili kitaplardan hoşlanır. Okul öncesi dönemdeki çocuklar uyumadan önce kitap okunmasından hoşlanır. Okul öncesi dönemdeki çocuklar kitap okunurken yanınıza veya kucağınıza otururlar. Okul öncesi dönemdeki çocuklar öykü hakkında sorular sorarlar. Çocuğunuzun öyküler anlatmasına izin verin. Çocuğunuzla birlikte çocuk kütüphanesine ve kitapçıya giderek kendisi için daha fazla kitap seçme fırsatı sağlayın. Televizyonu kapatın! Kaynak: Aile.org
Aşağıdaki yazıda da belirtilmiş; tekrarlar çok önemli, çocuklara ne kadar çok tekrar yaparsak o kadar çabuk öğrenirler. Son olarak ses tonumuzu çocuğumuzun ilgisini çekecek şekilde kullandığımızda çok eğlendiklerine bizzat şahit oldum, babamız bu konuda çok başarılıdır :) Hikayeleri kuralları öğretmek ve bazı alışkanlıkları kazandırmak için de kullanabiliriz. Örneğin, anne babadan ayrı uyuma (bakınız, http://mavivekirmizibalik.blogspot.com/2009/10/cocugunuza-kitap-secmekte-zorlanr-msnz.html), yemek alışkanlıkları, tuvalet alışkanlıkları gibi. Ya da bazı sosyal becerileri kazandırmak için…(örneğin, okula başlama ile ilgili güçlüklerin üstesinden gelme, yeni bir sosyal ortama girdiğinde kendini ifade etme ile ilgili güçlüklerin üstesinden gelme, farklılıkla başa çıkma gibi) Tabi en önemli konu kitaplara “nasıl ve ne kadar süre ile bakacağız?” sorunu…Çocukların dikkat süreleri yaşlarıyla birlikte artış gösterir. Ayrıca, unutmamak gerekir ki her çocuğun kitaba bakma aktivitesinden hoşlanma düzeyleri de bir değildir. Her çocuk biriciktir, kendine özgüdür, öğrenme biçemleri birbirinden farklıdır. Dolayısıyla, çocuğumuzu çok fazla zorlamak uygun olmayacaktır, belki de çocuğumuz hareketi seviyordur, oturup bir kitaba bakmak onun için eğlenceli ve eğitici olmayabilir. Bu durumda kitaba bakma aktivetesini çocuğumuza uygun hale getirmek daha doğru olacaktır. Örneğin, kitaptaki hareketleri taklit etmesini istemek gibi. Kitaplarla ilgili deneyimlerimiz arttıkça bu konuda tekrar yazabilirim
Sevgiler A.Ş.K.K’nın Ş.’si
Bebeğin ve küçük çocuğun ileride okuma ve yazma gelişimi konusunda büyük önem taşıyacak olan erken dil becerilerini nasıl destekleyebilirsiniz? Kitaplarla tanıştırın Bebeğiniz kitaplarla oynasın. Bir öyküyü başından sonuna kadar oturup dinleyecek kadar büyük olmasa da kitaplara dokunmaktan ve oynamaktan zevk alacaktır. Bu ilk kitapların hafif, salyaya dayanıklı ve kolay yırtılmayan cinsten olmasına dikkat edin. Kitapları çiğnemek ya da yere atmak isterse endişe etmeyin. Ona okumaya başladığınızda o da eninde sonunda kitabı nasıl tutması gerektiğini ve sayfaları çevirmeyi öğrenecektir. Okumaya başlamakta gecikmeyin. Bebeğinizi ilk olarak tanıdığı nesnelerin resimlerinin yer aldığı kitaplarla tanıştırın. Bebek dergileri, bebek eşyaları katalogları da ilgisini çekecektir. 1 yaş civarında sayfalarını kendisinin çevirebileceği kitapları tercih edin. İfadeli okuyun. Çocuğunuz kitapları en sevdiği şeyle, yani sizin sesiniz ve yakınlığınızla ilişkilendirmeye başlayacaktır. Gördüğünüz resimleri genişleterek anlatın. Örneğin “bak bir köpek, bu beyaz bir köpek” gibi. Biraz daha büyüdüğünde (1-2 yaş) soru sorma oyunları oynayabilirsiniz. Örneğin resmi göstererek “bu ne” diye sorun. Bebek dili ile cevap vermesini bekleyin ve sonra “evet, doğru, bu bir köpek” gibi sözlerle resimdeki nesnenin ismini belirtin. Bu, kelimeler ve resimler arasındaki bağlantıyı pekiştirecektir. Bir süre sonra ise çocuğunuz size kitap okuyormuş gibi yapmaya başlayacak!
Kaynak: Aile.org
Bebeğiniz ve küçük çocuğunuz için kitap seçerken nelere dikkat etmelisiniz? Çocuğunuz bir yaşından küçükse Basit ve çocuğunuzun dünyasında bulunan nesnelerin parlak renkli resimlerinin olduğu kitapları tercih edin. Sayfalarda herhangi bir yazı bulunmak zorunda değil. Çocuğun kendi başına da keşfedebilmesi için kumaş, karton veya sert plastikten yapılan kitapları tercih edin. Basınca ses çıkaran düğmeler ve içi boşaltılabilecek cepler gibi aksesuarları olan kitapları tercih edin. Biraz daha büyüdükten sonra basit tekerlemeler ya da kafiyeli cümlelerin yer aldığı kitaplar okuyabilirsiniz. Bu tür kitaplar çocuğunuzun dilin ritmini öğrenmesine yardımcı olur. Çocuğunuzun aile üyelerini tanımasına yardımcı olmak amacıyla da birlikte fotoğraf albümlerine bakabilirsiniz. Bunları unutmayın: Bebekler iri resimli kitaplardan hoşlanır. Bebekler bebek resimlerinden hoşlanır. Bebekler tekerlemelerden ve şarkılardan hoşlanır. Bebekler aynı kitabın tekrar tekrar okunmasından hoşlanır. Resimlerin adını söylerken parmağınızla o resmi gösterin. Bebekler böyle öğrenir. Kitap okurken bebeği kucağınızda tutun. Okurken ses tonunuz ve yüzünüzde ifadeler oluşturun, ancak abartılı ifadelerden kaçının. Çocuğunuz 1-3 yaşındaysa Kolay yırtılmayacak, esnek malzemeden yapılmış Büyük, parlak resimleri olan Çocuğunuzun bildiği şeyleri (örneğin banyo yapmak, yemek yemek gibi) yapan çocuk kahramanların bulunduğu Her bir sayfa da birkaç kelimelik yazıların olduğu (örneğin “köpek nerede” ya da “Mavi ayı” gibi) kitapları tercih edin. Bunları unutmayın: Küçük çocuklar aynı kitabın tekrar tekrar okunmasından hoşlanır. Küçük çocuklar uyumadan önce kitap okunmasından hoşlanır. Küçük çocuklar okunacak kitabı seçmekten ve kendisi tutmaktan hoşlanır. Küçük çocuklar yiyecekler, vasıtalar, hayvanlar ve çocuklarla ilgili kitaplardan hoşlanır. Küçük çocuklar yazısı çok fazla olmayan kitaplardan hoşlanır. Siz okurken çocuğunuzun hareket etmesine izin verin. Resimlerin isimlerini belirtin. Küçük çocuklar bu şekilde yeni kelimeler öğrenirler. Çeşitli nedenlerle beklemeniz gerektiği zamanlarda birlikte kitaplara bakın. Gittiğiniz her yerde tabelaları ve levhaları okuyun. Çocuğunuz 3-5 yaşındaysa Kendi yaşamlarını anlamalarına yardımcı olacak fikirler ya da konular içeren Belirgin bir konusu ya da kahramanı olan Bir ya da birkaç kahramanın karşılıklı ilişkisini anlatan öyküler içeren (üç küçük domuzcuk gibi) Onun yaşındayken kendi sevdiğiniz kitapları tercih edin. Bunları unutmayın: Okul öncesi dönemdeki çocuklar çeşitli öykülerin yer aldığı kitaplardan hoşlanır.Okul öncesi dönemdeki çocuklar alfabe ve rakamların olduğu kitaplardan hoşlanır.Okul öncesi dönemdeki çocuklar aile, arkadaşlar ve okula gitmekle ilgili kitaplardan hoşlanır. Okul öncesi dönemdeki çocuklar uyumadan önce kitap okunmasından hoşlanır. Okul öncesi dönemdeki çocuklar kitap okunurken yanınıza veya kucağınıza otururlar. Okul öncesi dönemdeki çocuklar öykü hakkında sorular sorarlar. Çocuğunuzun öyküler anlatmasına izin verin. Çocuğunuzla birlikte çocuk kütüphanesine ve kitapçıya giderek kendisi için daha fazla kitap seçme fırsatı sağlayın. Televizyonu kapatın! Kaynak: Aile.org
27 Ekim 2009 Salı
BİR ANNEYİ MUTLU ETMENİN YOLU...
Uzun zamandan beri blog sayfamı ihmal ettim ve yazı yaz(a)madım, biraz tembel işi olacak ama boş kalmasından iyidir deyip eski bir yazımı ekliyorum. Bizim bıcırıkların bir fotoğraf yarışmasında birinci olmalarının bende yaşattığı duyguları paylaştığım bir yazı…
BİR ANNEYİ MUTLU ETMENİN YOLU...
Her zamanki gibi, sıradan bir güne uyandığımızı düşündüğüm anda çocuklarımdan birinin rahatsızlandığını gördüm ve rahatsızlığına anne baba olarak katkıda bulunduğumuzu görünce içim bir tuhaf oldu, çok kızdım kendimize; gece pencereyi açık unutmuşuz:-( ve sonuç: kızım üşütmüş. Evet gergin bir gün olacaktı. Çünkü uykumu tam olarak alamamıştım, eşime ve kendime kızmıştım, çocuklarım huysuzdu. Eşimle tek kelime etmeden işe gelebilmeyi başarmıştım. Bir günün başlangıcında daha ne olsundu??
İşe geldim, gözlerim kapanmak üzere posta kutumdaki iletilerimi öylesine dalgın dalgın okuyordum. Fakat o da ne?? İletilerden birinde çocuklarımın resmi var, “ne, nasıl yani”sorularıyla iletiye bakıyorum ve bizim bıcırıkların fotoğrafının birinci olduğunu okuyorum. Tabi ki gözlerim açık :-)) O an olanları paylaşıyorum; gözlerim doluyor, tüylerim diken diken oluyor, şaşırıyorum, seviniyorum, bu haberi herkesle paylaşmak için sabırsızlanıyorum. İlk olarak eşimi arıyorum, sesimden korkmuş. Garip garip kelimelerle birbirimizle iletişim kurmaya çalıştığımızı fark ederek telefonu kapıyorum.
Bir tarafım şöyle diyor “yahu bir fotoğraf, hem de senin çektiğin bir fotoğraf bu” öbür tarafım ise “yok yok, bu öyle böyle bir şey değil, birinci oldular” Yoksa ben de çocuklarımı bu yaşta yarışmacılığa mı hazırlıyordum?:-) “Yok canım” diyorum kendime, “keyfini çıkar, bak ne kadar anlamlı bir yarışmada birinci oldular”. Yarışmanın türünün, ödülünün olup olmamasının, ödülünün ne olduğunun çok da önemi olmaksızın çocuklarıyla ilgili herhangi bir durumun, bir anneyi nasıl havalara uçurduğunu kendime uzaktan bakarak anlıyorum o an... O an bir annenin ne olursa olsun çocuklarının toplum tarafından beğenilmesinin onu nasıl mutlu ettiğini anlıyorum... O an mesleğim ne olursa olsun önce anne olduğumu, güdüsel olarak anneliğin çok daha ön plana geçtiğini, bir anne gibi tüm duyguları bir “sel” olarak yaşadığımı görüyor ve anlıyorum...
Çocuklarımla ilgili ilk kez böylesi bir sevinç yaşadım. Umarım daha çok yaşarım ve umarım tüm anne babalar da yaşar. Bu duygularımı, düşüncelerimi de sizlerle paylaşmak istedim.
BİR ANNEYİ MUTLU ETMENİN YOLU...
Her zamanki gibi, sıradan bir güne uyandığımızı düşündüğüm anda çocuklarımdan birinin rahatsızlandığını gördüm ve rahatsızlığına anne baba olarak katkıda bulunduğumuzu görünce içim bir tuhaf oldu, çok kızdım kendimize; gece pencereyi açık unutmuşuz:-( ve sonuç: kızım üşütmüş. Evet gergin bir gün olacaktı. Çünkü uykumu tam olarak alamamıştım, eşime ve kendime kızmıştım, çocuklarım huysuzdu. Eşimle tek kelime etmeden işe gelebilmeyi başarmıştım. Bir günün başlangıcında daha ne olsundu??
İşe geldim, gözlerim kapanmak üzere posta kutumdaki iletilerimi öylesine dalgın dalgın okuyordum. Fakat o da ne?? İletilerden birinde çocuklarımın resmi var, “ne, nasıl yani”sorularıyla iletiye bakıyorum ve bizim bıcırıkların fotoğrafının birinci olduğunu okuyorum. Tabi ki gözlerim açık :-)) O an olanları paylaşıyorum; gözlerim doluyor, tüylerim diken diken oluyor, şaşırıyorum, seviniyorum, bu haberi herkesle paylaşmak için sabırsızlanıyorum. İlk olarak eşimi arıyorum, sesimden korkmuş. Garip garip kelimelerle birbirimizle iletişim kurmaya çalıştığımızı fark ederek telefonu kapıyorum.
Bir tarafım şöyle diyor “yahu bir fotoğraf, hem de senin çektiğin bir fotoğraf bu” öbür tarafım ise “yok yok, bu öyle böyle bir şey değil, birinci oldular” Yoksa ben de çocuklarımı bu yaşta yarışmacılığa mı hazırlıyordum?:-) “Yok canım” diyorum kendime, “keyfini çıkar, bak ne kadar anlamlı bir yarışmada birinci oldular”. Yarışmanın türünün, ödülünün olup olmamasının, ödülünün ne olduğunun çok da önemi olmaksızın çocuklarıyla ilgili herhangi bir durumun, bir anneyi nasıl havalara uçurduğunu kendime uzaktan bakarak anlıyorum o an... O an bir annenin ne olursa olsun çocuklarının toplum tarafından beğenilmesinin onu nasıl mutlu ettiğini anlıyorum... O an mesleğim ne olursa olsun önce anne olduğumu, güdüsel olarak anneliğin çok daha ön plana geçtiğini, bir anne gibi tüm duyguları bir “sel” olarak yaşadığımı görüyor ve anlıyorum...
Çocuklarımla ilgili ilk kez böylesi bir sevinç yaşadım. Umarım daha çok yaşarım ve umarım tüm anne babalar da yaşar. Bu duygularımı, düşüncelerimi de sizlerle paylaşmak istedim.
Teşekkürler Kipitap, teşekkürler canımın içi K’lar
A.Ş.K.K’nın Ş’si
İşte malum fotoğraf :) Karin ve Kuzey bu fotoğrafda yaklaşık 5 aylıklar

haberimizin linki:
http://www.kipitap.com/blog/2009/07/cocuk-ve-kitap-fotograf-yarismasi-haziran-2009-sonuclari/
25 Eylül 2009 Cuma
Bir önceki blog yazımda (Hangi dil?) deneyimlerimi yazmıştım, şimdi de uzman gözüyle çocuklarla iletişim hakkında bir yazı yazdım, bu yazıyı aslında çok daha önce hazırlamıştım ama fırsat bulup da yayınlayamadım. Tam da bu arada bayram tatili yaptık ve tatil dönüşü çok sevgili arkadaşlarımıza (Okan ve Ebru ve yumurcakları Kaan) uğradık. Oradaki sohbetimizde Okan arkadaşımın çok güzel bir tespitini de buraya eklemek isterim (kendisi aynı zamanda meslektaşım olur ve her zaman da çok güzel tespit ve gözlemleri vardır :). Söylediklerini ve benim de ona söylediklerimi aynen yazıyorum:
Okan: Bizim çocuklarımızın dil gelişiminin bu kadar iyi olmasının sebebi, onlarla sürekli göz kontağı kurarak iletişime geçmemiz, aynı göz hizasında konuşmamız
Ben: Kesinlikle ve bunu tüm eğitim seminerlerinde anlatmamıza rağmen yapılmıyor, yapılamıyor, çünkü bu bir alışkanlık meselesi
Okan: Evet, alışmak gerekiyor, bir iki kez yapmakla olmaz
UZMAN BLOG YAZARI GÖZÜYLE "ÇOCUKLA İLETİŞİM"
Çocuğumuzla konuşurken;
• göz seviyesinde onu aktif olarak dinlemek,
• düşüncelerine ve tüm yaşadığı duygulara saygı göstermek,
• nasihat vermemek, bunu yerine doğru yolu ona buldurmaya çalışmak,
• benliğini zedeleyici ifadeler yerine, onun benliğini geliştirici ifadeler kullanmak,
• kendi düşünce, duygu ve isteklerinizi açık bir şekilde ifade etmek aranızdaki iletişimi kuvvetlendirecektir.
Sık görülen iletişim kazaları;
• YARIM YAMALAK DİNLEMEK; örneğin, tv izlerken ya da mutfakta iş yaparken, göz kontağı kurmadan dinleme davranışı
• NASİHAT VERMEK; “ben senin yaşındayken”, “senin yerinde olsam” gibi cümlelerle başlayan konuşmalar, “sana daha önce böyle yapmanı söylemedim mi?” gibi çocuğun kendini yetersiz hissetmesine sebep olacak ifadeler
• DUYGULARI İNKAR ETMEK; “üzülecek/korkacak/sinirlenecek ne var canım!!” gibi çocuğun da birtakım duygular yaşayabileceği ihtimalini yok sayan ifadeler
• ALAY ETMEK
• KÜÇÜK DÜŞÜRMEK; özellikle akranların arasında çocukların yetersizliklerini ortaya çıkarmak
• BENLİĞİ (KİŞİLİĞİ) ZEDELEYİCİ İFADELERLE ELEŞTİRMEK; “akıllı / yaramaz/ hareketli/ tembel/ çalışkan …vb çocuk” gibi çocukların isminin önüne birtakım (olumlu veya olumsuz) sıfatlar ekleyerek kişiliğine atıfta bulunmak, bu sıfatların çocuğun kişiliğini oluşturmasına sebep olmak
Çocuğumuzu anlamamızı engelleyebilecek tutumlar;
• Etiketlemek; “çok akıllı benim oğlum/kızım” “ne kadar da sakarsın” “çok dikkatsiz, hareketli” gibi ifadeler bir zaman sonra çocuğumuzun davranışlarını etkiler. Yani çocuklar bu etiketlere uygun davranmaya başlarlar.
• Çocukların yapabildiklerinden çok yapamadıklarına odaklanmak
• Çocuktan gelen “sinyal davranışlar”ın farkına varamamak; çocuklarımız yaşam içinde zorlandıklarında bize sinyaller gönderirler. Uyku ve/veya yemek problemleri, okul başarısızlığı gibi. Bazen bu sinyal davranışlar geçici olabileceği gibi kalıcı hale de dönüşebilir.
• Çocuğun duygu ve düşüncelerinden çok kendi duygu ve düşüncelerimize odaklanmak; kendi öfke ve üzüntümüze odaklandığımızda olaylar karşısında çocuklarımızın yaşayabileceği duyguları ihmal edebiliriz
İletişimde Altın Kurallar
• Empati
• Çocuğa sorumluluk verme
• Çocuğun kendine ve çevreye saygı duyması
• Davranışlarımızda tutarlılık
• Demokratik tutumlar
• Aşırı ödüllere ve aşırı cezalara “HAYIR”
• Elektronik bakıcılara “HAYIR”
Hepsinden önemlisi
ANNE BABANIN UYGUN MODELLER OLMASI
UNUTMAYIN, BUGÜN ÇOCUĞUNUZLA KONUŞTUĞUNUZ DİL, YARIN ONUN SİZİNLE, ARKADAŞLARIYLA VE KENDİ ÇOCUĞU İLE KONUŞTUĞU DİL OLACAKTIR

not: sevgili bıcırık yeğenim Nehir ve canım arkadaşım Nihan'a resim için teşekkür ederim :))
Okan: Bizim çocuklarımızın dil gelişiminin bu kadar iyi olmasının sebebi, onlarla sürekli göz kontağı kurarak iletişime geçmemiz, aynı göz hizasında konuşmamız
Ben: Kesinlikle ve bunu tüm eğitim seminerlerinde anlatmamıza rağmen yapılmıyor, yapılamıyor, çünkü bu bir alışkanlık meselesi
Okan: Evet, alışmak gerekiyor, bir iki kez yapmakla olmaz
UZMAN BLOG YAZARI GÖZÜYLE "ÇOCUKLA İLETİŞİM"
Çocuğumuzla konuşurken;
• göz seviyesinde onu aktif olarak dinlemek,
• düşüncelerine ve tüm yaşadığı duygulara saygı göstermek,
• nasihat vermemek, bunu yerine doğru yolu ona buldurmaya çalışmak,
• benliğini zedeleyici ifadeler yerine, onun benliğini geliştirici ifadeler kullanmak,
• kendi düşünce, duygu ve isteklerinizi açık bir şekilde ifade etmek aranızdaki iletişimi kuvvetlendirecektir.
Sık görülen iletişim kazaları;
• YARIM YAMALAK DİNLEMEK; örneğin, tv izlerken ya da mutfakta iş yaparken, göz kontağı kurmadan dinleme davranışı
• NASİHAT VERMEK; “ben senin yaşındayken”, “senin yerinde olsam” gibi cümlelerle başlayan konuşmalar, “sana daha önce böyle yapmanı söylemedim mi?” gibi çocuğun kendini yetersiz hissetmesine sebep olacak ifadeler
• DUYGULARI İNKAR ETMEK; “üzülecek/korkacak/sinirlenecek ne var canım!!” gibi çocuğun da birtakım duygular yaşayabileceği ihtimalini yok sayan ifadeler
• ALAY ETMEK
• KÜÇÜK DÜŞÜRMEK; özellikle akranların arasında çocukların yetersizliklerini ortaya çıkarmak
• BENLİĞİ (KİŞİLİĞİ) ZEDELEYİCİ İFADELERLE ELEŞTİRMEK; “akıllı / yaramaz/ hareketli/ tembel/ çalışkan …vb çocuk” gibi çocukların isminin önüne birtakım (olumlu veya olumsuz) sıfatlar ekleyerek kişiliğine atıfta bulunmak, bu sıfatların çocuğun kişiliğini oluşturmasına sebep olmak
Çocuğumuzu anlamamızı engelleyebilecek tutumlar;
• Etiketlemek; “çok akıllı benim oğlum/kızım” “ne kadar da sakarsın” “çok dikkatsiz, hareketli” gibi ifadeler bir zaman sonra çocuğumuzun davranışlarını etkiler. Yani çocuklar bu etiketlere uygun davranmaya başlarlar.
• Çocukların yapabildiklerinden çok yapamadıklarına odaklanmak
• Çocuktan gelen “sinyal davranışlar”ın farkına varamamak; çocuklarımız yaşam içinde zorlandıklarında bize sinyaller gönderirler. Uyku ve/veya yemek problemleri, okul başarısızlığı gibi. Bazen bu sinyal davranışlar geçici olabileceği gibi kalıcı hale de dönüşebilir.
• Çocuğun duygu ve düşüncelerinden çok kendi duygu ve düşüncelerimize odaklanmak; kendi öfke ve üzüntümüze odaklandığımızda olaylar karşısında çocuklarımızın yaşayabileceği duyguları ihmal edebiliriz
İletişimde Altın Kurallar
• Empati
• Çocuğa sorumluluk verme
• Çocuğun kendine ve çevreye saygı duyması
• Davranışlarımızda tutarlılık
• Demokratik tutumlar
• Aşırı ödüllere ve aşırı cezalara “HAYIR”
• Elektronik bakıcılara “HAYIR”
Hepsinden önemlisi
ANNE BABANIN UYGUN MODELLER OLMASI
UNUTMAYIN, BUGÜN ÇOCUĞUNUZLA KONUŞTUĞUNUZ DİL, YARIN ONUN SİZİNLE, ARKADAŞLARIYLA VE KENDİ ÇOCUĞU İLE KONUŞTUĞU DİL OLACAKTIR

not: sevgili bıcırık yeğenim Nehir ve canım arkadaşım Nihan'a resim için teşekkür ederim :))
10 Eylül 2009 Perşembe
HANGİ DİL?
Kızım kucağımda, eşime seslenmem gerekiyor, “hayaaaaatııımmmm” diye sesleniyorum, eşim duymadığı için birkaç kez tekrarlıyorum, arkadan kızım “aaaattııııımm” diyor, başta anlamıyorum ama sonradan ben ne zaman “hayatım”desem o da “aaaa-t-ııııımm” diyor.
Bu duyguyu yazmak çok zor, “mutluluktan uçmak” deyimi böyle anlar için söylenmiş olsa gerek. Küçük kızım sevgi dilini ve bu dile ait sözcükleri öğrenmeye başladı. Doğal olarak, bu da benim yeni blog yazımın konusu olmayı hak etti :)
Acaba çok mu zor yoksa çok mu kolay dilin sevgi yönünü çocuklarımıza öğretmek?
Eğitim seminerlerimde kullandığım ve kullanmayı çok sevdiğim bir cümle var; çocuk, ailesinin aynasıdır. Eğer çocuklarım beni yansıtacaksa, hangi yönümü yansıtmalı ve nasıl yansıtmalı? Çocuklarım doğduktan sonra ister istemez birkaç özelliğimi törpülemem gerekti, acaba başardım mı? Başarma yolundayım dersem daha dürüst bir değerlendirme yapmış olurum :) Bu nedenledir ki kızım “aaaattııııımm” dediğinde havalara uçtum, gurur duydum, çünkü ben iyi birşey başarmıştım :)
Yıllar önce bir bilim dergisinde mi okumuştum yoksa asistan arkadaşlarımdan biri mi anlatmıştı çok net hatırlayamadığım bir bilgiyi paylaşmak isterim (şimdi kaynağını bulduğum için doğrudan yazabilirim, iyi ki varsın google:)
Yaratıcı Japon bilim adamı Emoto`nun çalışmasında somut kanıtlarla insanın titreşimsel enerjisinin, düşüncesinin, kelimelerin, fikir ve müziğin, hatta son yaptığı çalışmalarda suya oynatılan filmlerin dahi suyun moleküler yapısını etkilediğini ispat etmiştir. Su bu gezegendeki yaşamın kaynağıdır. Beden bir sünger gibidir ve hücre denilen, sıvı dolu trilyonlarca odacıktan oluşur. Yaşamımızın kalitesi sıvımızın kalitesi ile direk bağlantı halindedir. Su son derece uyumlu bir maddedir. Fiziksel şekli kolayca bulunduğu ortama adapte olur. Fakat değişen sadece fiziksel şekli değildir, moleküler şekli de değişir. Çevreden aldığı enerji veya titreşimler suyun moleküler şeklini değiştirir. Bu anlamda su sadece görsel olarak çevresel durumu yansıtmaz, aynı zamanda moleküler anlamda da yansıtır.
Emoto görsel anlamda bu moleküler değişimi belgelemekte. Su damlacıklarını dondurup, fotoğraf çekme kapasitesi olan bir karanlık alan mikroskobu altında inceliyor. Yapılan çalışmalar çevresel etkilerin suda yarattığı moleküler değişimi açıkça ortaya koymakta. Emoto dünyanın değişik kaynaklarından alınan ve değişik durumlarda olan suyun kristalize şekillerinde birçok büyüleyici farklılıklar keşfetmiş. Akarsulardan ve kaynaklardan alınan su çok güzel geometrik şekilleri olan kristal desenler gösterirken, sanayi ve yerleşimin yoğun olduğu yerlerden alınmış kirli ve toksik su ile su borularında, depolarda bekletilen durgun su damıtılmış olsa bile kesin olarak şekilsel bozukluk ve rast gele oluşmuş kristal şekiller oluşturuyor.
Canlı ve her duygu ve düşüncemize tepki veren bir madde olan suyun, çevresindeki titreşim ve enerjiyi kolayca kopyaladığı açıkça ortadadır. Su, bir şey söylendiğinde, ona aktarıldığında, anında etkilenmekte.
Su hücreler arası bilgi alış-verişini sağlar. Bu şekilde var olabiliyoruz. Sizin gün içinde düşündüğünüz ve söylediğiniz her şey tüm hücrelerinizi etkiler, çünkü bedeninizdeki su bunların enerjisini kopyalayıp hücrelere dağıtır. Dolayısı ile siz bir bakıma düşündüğünüz ve konuştuğunuz şeyler olursunuz, bedeninizi de etkilersiniz. "Ben hep hasta olurum." dediğinizde içinizde dolaşan su o kaliteye bürünüp bunu hücrelere iletir.
Kaynak : http://www.webnaturel.com/index.asp?alt_cat_id=91&cat_id=17&ayrintiid=2039
Ben su moleküllerinin resimlerini görmüştüm, gerçekten de inanılmaz farklılık var.
Bu bilgiden sonra çevrenizle, sevdiklerinizle hangi dili konuşursunuz ve çevrenizden ve sevdiklerinizden hangi dili duymak istersiniz?
A.Ş.K.K'nın Ş'si :)
not 1: karikatür için teşekkürler Piyale Madra'ya...www.piyalemadra.com
not 2: yazının devamı gelecek...
not 1: karikatür için teşekkürler Piyale Madra'ya...www.piyalemadra.com
not 2: yazının devamı gelecek...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


